İnsanların
birbirlerine küsüşünün kaçıncı günü bugün? Ben en çok insanın olduğu caddede ,
İstiklal Caddesi’nde başlıyorum yürümeye soruma yanıt bulabilmek için. Yürüdükçe ve gözlemledikçe tek tek yanıtlar
çıkmaya başlıyor, iç açıcı olmamakla beraber hüzünlü ve alçakça bulduğum
yanıtlar. Hiç mi olumlu bir taraf yok diye bakıyorum, bunu düşündükçe yürüyor,
yürüyorum ama bulamıyorum.
Bugün bu caddede güneş
dahi göstermiyor o neşeli sıcak, sevecen ve ışıl ışıl yüzünü. Gökyüzü karanlık
ve sisli. Bir yandan yağmur, bir yandan kuvvetli ve soğuk bir rüzgar yaşayan
birbirinden habersiz varlıklara aldırış etmeden. Bir kasvet hakim bütün havaya
ve insanlara. Düşen her yağmur tanesi bir hüzün, bir ayrılık getiriyor yaşam
alanına. Her bitki ağlıyor bu caddedeki birbirini görmeden yürüyen insanları
düşündükçe. O da dayanamıyor buna ve büküyor boynunu tek yaşam kaynağı olan
yağmurun yağmasına aldırış etmeden. Bir kedi yavrusu yürümeye, koşmaya, yiyecek
bir şeyler bulmaya çalışıyor kalabalığın arasında. Her şefkat dolu bakışı
itilip kakılmasıyla mükafatlandırılıyor.
Meydan okuyor küçük, sevimli ve masum kedi yavrusu kendinden büyük ve
güçlü insanlara. Fakat ne masumiyeti ne de açlığı umur dahilinde değil
insan(!)oğlunun. Diğer tarafta karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir köpek var.
Her denemesinde yanmış lastik kokulu bir fren ve ardından yüksek sesli bir
korna ile başarısız oluyor. İrkiliyor korkuyor ve içinde kin besliyor gittikçe
büyüyen en sevdiği varlık olan insanlara karşı. En son caddenin karşı tarafına
geçme çabasını canı ile ödüyor ve o andan itibaren birkaç insan tarafından
anlık bir acınası canlı, mal(!) sahibi tarafından lanet okunulası bir yaratık
oluveriyor cansız bedeni ile. Oysa onun tek derdi caddenin karşısında yere
dökülmüş et parçalarına ulaşmaktı. Biraz daha ilerledikçe biraz şişman, yaşça
küçük, üstü başı yırtık ve kirli, önünde –sağır ve dilsizdir- tabela asılı olan
bir çocuk dükkanın birine giriyor aç olan karnını birkaç saatliğine
doyurabilmek için. Ama o da tıpkı kedi yavrusu gibi itilip kakılarak kapı
dışarı ediliyor umursanmadan mal(!) sahibi tarafından. Sanırım o dükkan sahibi
O’na vereceği üç-beş lira ile ciddi bir zarara girecekti. İlerlemeye devam
ettikçe daha değişik bir görüntü ile karşılaşıyorum. Bu seferki kahramanlar birer insan! Bir kız
ve bir erkek. Sevgili olduklarını düşünüyorum. Hararetli bir tartışma
içerisindeler fakat saygısızcalar. Tartışma konusu ise eminim ki köpeğin aç
olan karnından ve masumiyeti ile can vermesinden hiç ama hiç değerli değil.
Zaten insanların değer yargılarını –değerli ve değersiz- yer değiştirmesi
gerekmez mi?
Bütün bu yürümeme ve
gördüklerime şahit olan tek şey İstiklal Caddesi. Bu yılların eskitemediği cadde.
Ben her gün onunla konuşuyor, dertleşiyorum. Bizi kimse duymuyor fakat bunu
yapıyorum. Her gün bana serzenişte bulunuyor. Yakınıyor; insanların doğaya,
hayvanlara, bitkilere ve en önemlisi birbirlerine aldırış etmemelerine. O
yakınıyor ben dinliyorum ve elimden bir şey gelmiyor, üzülüyorum. Birden aklıma
Aziz Nesin geliyor ve söylediği cümle… Bu insanların aptallık oranını
belirtmişti bir denemesinde ama bir şeyi eksik bıraktı. O yüzde altmış demişti
ben ise ekliyorum; bu insanların umursamamazlık oranı yüzde yüz…